1567149923131-canan-gullu

                                   

 Canan GÜLLÜ

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı  

 

8 Mart 2011 tarihinde imzaya açılan,24 Kasım 2012’de TBMM’de onaylanan ve 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe giren Kadınlara yönelik Şiddet ve Aile içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele için Avrupa Konseyi Sözleşmesine bizler, İstanbul’da imzalanması sebebiyle kısaca İstanbul Sözleşmesi diyoruz.  2009 yılında Avrupa İnsan Hakları mahkemesi (AİHM) Nahide Opus kararı ile tarihinde ilk defa şiddet sonucu ölen vatandaşını koruyamadığı için Türkiye’yi tazminata mahkûm etmişti. Bu mahkûmiyetin utancı Türkiye’yi yeni ve güçlü bir yasal yapılanmaya ve önleyici tedbirlerle şiddete karşı devlet olarak savaşma kararına yöneltti.  

 

Adalet Bakanlığı verileri ile 2002 -2009 yılları arasında 7 yılda yüzde 1400 artan şiddet oranları yasal mevzuatın elden geçirilmesine ve önleyici tedbirlerin alınmasına yönelik çalışmaları hızlandırmıştı. Bu nedenle eksiksiz ve bölgesel olarak da önleyici ve destek mekanizmaları ile yeni bir mevzuat oluşturmak 3 yıl sürmüştü. Sahada çalışanların çözüm önerileri ile yerli ve milli bir sözleşmemiz olmuştur. 

 

Birilerinin söylediği gibi dışarıdan empoze edilen bir sözleşme olmadığının altını çizmek gerek. Yine sözleşme Avrupa Konseyi üye devletlerinin  şiddetsiz bir Avrupa yaratma düşüncesinin de ortak emeğidir. Konsey toplantısının İstanbul’da yapılması süresinde imzalandığı için adı İstanbul Sözleşmesi olarak konulmuş ve kısaca öylece anılmaktadır. Bugüne kadar 46 ülke ve AB imzalamıştır.  

 

Sözleşme bugüne kadar kadına karşı şiddet, ev içi şiddet, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete ilişkin en kapsamlı tanımlamaları yaparak; cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli tüm ayrımcılık biçimlerine karşı mücadele edilmesi, erkek şiddetinin önlenmesi, şiddete karşı tedbir alınması konusunda taraf devletlere pek çok yükümlülük yükleyen ilk sözleşmedir. Daha açık bir ifadeyle İstanbul Sözleşmesi’nin en önemli özelliği, biyolojik veya hukuki, ailevi bağ olup olmadığına bakılmaksızın ev içi şiddetin (örneğin eski veya mevcut eşler, evlilik dışı partnerler, birlikte ikamet edilen aile fertleri, akrabalar veya birlikte ikamet edilen başkaları tarafından yöneltilen şiddetin) ve kadınlara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye ilişkin standartlar öngören ve Avrupa ülkelerini hukuki olarak bağlayan ilk belgedir. 

Sözleşme çerçevesinde ev içi şiddet, aynı evde yaşıyor olsun ya da olmasın mevcut ya da eski eş ya da partnerler arasında yaşanan her türlü şiddet edimini içerecek şekilde anlaşılır. Dolayısıyla “aile” olmayı, evlilik birliği içinde bulunmayı ya da aynı evi paylaşıyor ya da paylaşmış bulunmayı gerektirmez. Sözleşmenin getirdiği yükümlülükler o denli önemlidir ki; silahlı çatışma durumlarında bile geçerliliğini korur ve taraf devletlerin bunu garanti altına alması gerekir. 

 

Kapsama bir göz atacak olursak; 

İstanbul Sözleşmesi “kadına yönelik şiddet” ve “ev içi şiddet” mağdurlarını kapsamaktadır (m.3/e). 

 

“Mağdur”, 3.maddenin a ve b bentlerinde tanımı yapılan, “kadına yönelik şiddet” ve “ev içi şiddete” maruz kalan herhangi bir kimse anlamına gelir (m.3/e). Kız çocukları dahil, yalnızca kadınlar, kadınlara yönelik şiddet mağduru olabilmesine rağmen, erkekler ve oğlan çocukları da ev içi şiddet mağduru olabilirler. 

 

Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi, ev içi şiddet mağduru olan yaşı ne olursa olsun (çocuk, genç, yetişkin, yaşlı) kadın ve erkek herkesi, ev dışında ise şiddet mağduru olan kadınları kapsamaktadır.  Aslında tam da burada bir bardak suda kopan fırtınadan bahsetmeden geçmeyelim. 

 

Malum bazı medya organları, tarikat ve cemaatler bu sözleşmenin eşcinsel evliliklerine yol açacağı için "Kutsal Aile yapısını" bozduğu söylemi ile gündem yaratmaya çalışıyorlar. Tabii ki öncelikle aileyi kutsal bir tanım içine koyarak yanlışı yapıyorlar, sonra sözleşmenin ruhunu anlamadıkları için çok yanılıyorlar. 

İstanbul Sözleşmesi şiddete uğrayanın cinsel kimlik ve yönelimine bakmadan mağdur odaklı korumayı öngörür. İşte bu ruhu anlamayan ve kadınların uğradığı şiddeti görmeyenlerin anlayışındaki eksiklik can yakmaktadır. Aslında sözleşme, erkeklerin de ev içi şiddet mağduru olabileceğinden söz etmesine rağmen sözleşmenin yaşlı veya yetişkin erkekler dahil ev içi şiddet mağduru diğer gruplara uygulanıp uygulanmayacağına karar verme yetkisi, taraf devletlere bırakılmıştır. 

Madde 2/2 uyarınca, taraf devletler bu sözleşmeyi tüm ev içi şiddet mağdurlarına uygulamak üzere teşvik edilirler. Ancak sözleşme, farklı mağdur grupları arasında ayrım yapılmasını yasaklamaktadır. (m.4/3) Taraf devletler, sözleşmede öngörülen korumayı (cinsiyet ve yaş dahil) hiçbir ayrıma yer vermeksizin bütün gruplara sağlamakla yükümlü olduğundan, taraf devletlerin ev içi şiddet mağduru erkeklere de eşit koruma sağlamakla yükümlü olduğu sonucuna varmak gerekir. Sözleşme uyarınca, “kadına yönelik şiddet”, kadına yönelik ayrımcılığın bir türü ve bir insan hakkı ihlali olarak anlaşılmaktadır. İster kamusal, ister özel yaşamda meydana gelsin, baskı veya rastgele özgürlüğü engelleme de dahil, kadınların fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zararı veya ızdırabı ile sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel olan tüm eylemler toplumsal cinsiyete dayalı şiddet (m.3/a)[38]; “ev içi şiddet”, aile içerisinde, ev içinde veya daha önceki veya şu anki eşler veya partnerler arasında meydana gelen, failin aynı evi şu an veya daha önce şiddet mağduruyla paylaşıp paylaşmadığına bakılmaksızın, fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddetin bütün türleri (m.3/b); “toplumsal cinsiyete dayalı şiddet”, kadına kadın olmasından dolayı uygulanan ve kadınları orantısız biçimde etkileyen şiddet (m.3/d); anlamına gelir. Aslında İstanbul sözleşmesi 4 ana ayak üzerine kuruludur.  Önleme, Koruma,  Kovuşturma, Politika  bütüncül politikalar uygulayarak toplumsal sorun olan kadına şiddet konusunu en aza indirmek adına düzenlenmiş  olan bu belge herkese sorumluluk yüklemekte. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğin mağduru kadın ve kız çocukları için bu eşitsizlikten kaynaklanan sorunların giderilmesinde eğitim ayağının kullanılmasını önlemenin şartı olarak görür ve müfredata zorunlu ders olarak TCE’nin eklenmesini kabul eder. Kovuşturma görevi ile meydana gelen vakalarda. mağduru koruyacak kolluk desteği ve hukuki sürecin islemesi adına mekanizmalar kurmayı kabul eder. En önemlisi Anayasa da yazılı olan kadın erkek eşitliliğinin sağlanması adına  hükümetlerin politikalar uygulamasını zorunlu kılar. 

İçinde bulunduğumuz süreçte bu konuda doğru adımlar atıldığı söylenemez Özellikle “önleme” adına 7/24 çağrı hattı kurulmasının  medyada eğitici yayınların yapılmasını ve müfredata ders eklenmesi gibi zorunluluklar henüz yerine getirilmemiştir. Özellikle yargı ayağındaki zihinsel dönüşümün sağlanmamış olması mağdurların ikincil mağduriyete uğramalarına sebep olmaktadır. Sözleşme 1986 yılında imzaladığımız ve insan hakları beyannamesi sonrası yayınlanmış genel bir sözleşme olan CEDAW kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi sözleşmesinden daha farklıdır ve hedefi sadece kadına şiddeti önlemektir.

 

İstanbul Sözleşmesi denetim birimi Grevio’dur. İlk Grevio heyeti   başkanı ülkemizden Prof Dr. Feride Acar seçilmiştir. Şimdi Aşkın Asan bu görevi yürütmektedir. Kısaca elimizde her ayrıntıyı düşünmüş bir sözleşme var. Ancak biz kadın örgütleri, uygulanmamasından şikayetçiyiz. Şikayetimizin yansıması ise vahşete dönüşen kadın cinayetleridir. Birer rakama dönüşen bu ölümler için önleyebilecek iradeye sahip olmanın ilk adımı hükümetin kadın politikasızlığına son vererek mekanizmalara işlerlik kazandırmasıdır.  

Son dönemde özellikle tarikat ve cemaatlerin kara propaganda ile içinde yazmayan konularla kötülemeye çalıştığı İstanbul Sözleşmesi AKP iktidarının yapmış olduğu kadını birey olarak tanımlayan ve yaşam hakkını savunan bu sözleşmeye imza atmasıdır.  Bugün T.C.’nin her bir ferdinin yaşam hakkını savunan sözleşmeye karşı çıkanlar asıl niyetlerini ortaya koymuşlardır. Şiddet devam etsin, taciz ve çocuk istismarına devam edilsin bunu rahat yapalım ve cezaya çarptırılmayalım diye sözleşme kaldırılsın. Yok öyle ben isterim olacak emir vakisi. Burası şeyhler ve tarikatlar ülkesi değil. İnancını Müslümanlığını laiklik çerçevesinde yaşayan milyonlarca insanın yüzü çağdaşlığa ve insan haklarına dönüktür.  Sahada yapılan anketlerde bu sözleşmenin detaylı bilinmediğinden kaldırılmaması gerektiği %67.5 oranında sonuçlanmıştır. Sonuç olarak ABD’de de Mars’a turist götürülme planı yapılırken “sözleşme kaldırılsın” talepleri kuyuya atılmış taş gibidir.  

 

ATAŞEHİR'DE GÜNDEM